YAVAŞ, DAHA YAVAŞ, DAHA DA YAVAŞ…

Bu sabah pilates dersim vardı. Yeni başladım sayılır. Eğitmenim bir hareket gösteriyor, kendimce hızlı hızlı yapmaya çalışıyorum. Diyor ki, “Acele etme. Daha yavaş…”. Biraz yavaşlıyorum. Eğitmenimin sesini duyuyorum “Daha da yavaş…Bırak kendini. Sadece hisset.” Daha da yavaşlıyorum. Yavaşlayınca kaslarımın nasıl da çalıştığını hissedip şaşırıyorum. Oysa hızlıyken böyle çalışmıyorlardı. Sonra aklıma seanslarda danışanlarımı yavaşlatmaya çalıştığım geliyor. Böyle olunca duygularını ve bedenlerini nasıl da hissettiklerini hatırlıyorum. Bu konuda yazı yazmalıyım diyorum. Sonra diğer işlerimi hızlıca halletme zorunluluğunun aslında bir “zorunluluk” olmadığını fark edip yavaşlıyorum, kendimi dinliyorum. Kendimi merak ediyorum ve keşfetmekten keyif alıyorum. Ve işte, şimdi bu yazıyı yazıyorum.

Tüketim Toplumu

Doğadan uzaklaştıkça kendi ruhumuzdan ve bedenimizden de uzaklaşıyoruz. Ne yazık ki tüketim kültüründe doğmuşuz, yaşıyoruz. Hayat bize böyle bir dünyada hayatta kalmak için –özellikle büyük şehirlerde büyüyenler ve/veya yaşayanlar olarak- hızlı olmamız gerektiğini öğretti. Hızlı olmak sanki artık hücrelerimize işledi ve otomatik olarak ruhumuza ve bedenimize yerleşti. Zaten Kapitalizmin de bizim hızlı olmamıza ihtiyacı var. Böylece daha kısa zamanda daha çok şey tüketebiliriz. Ve sistem devam eder. Hızlı olunca kendimizi anlayamayız ve kaygımızı doğal yollarla gidermek yerine alışveriş yaparız mesela…

Etrafımızdaki birçok şey doğrudan veya dolaylı olarak tüketmemiz gerektiğini söylüyor. Ve biz de tüketiyoruz. Parayı, zamanı, hatta insanları, sevgileri… Bunu tükettik, hadi sıradaki gelsin. Her zaman bir sonraki adım için çabalamak… “An”da ne deneyimlediğini, nasıl hissettiğini, bedeninde neler duyumsadığını, gerçekten ne istediğini fark etmeden… Sonra bir bakmışsın yaşlanmışsın. Ama olsun, sonuçta 70 yıl yaşadın sen. Yaşadın mı ki gerçekten?

Kendine Yabancılaşmış İnsanlar

Bazı danışanlarım ilk geldiklerinde çok hızlı ve aralıksız konuşarak, seans süresi içinde bana anlatabildikleri kadar çok şey anlatmaya çalışırlar. Onlara göre ben onlar hakkında ne kadar çok şey bilirsem, onlara o kadar faydalı olurum. Biraz yavaşlatırım onları önce: “Şurada biraz kalabilir miyiz? Nasıl olmuştu?”. Sonra yavaşlar ve devam ederler anlatmaya. Daha da yavaşlatırım. Anlatırken belirli yerlerde bir anda bedenleri değişir. Mesela, göz bebekleri derinleşir, bedeninin belirli yerleri kasılır. Fakat bunun hiç farkına varmadan anlatmaya devam etmeye çalışırlar. “Bir dakika… Tam burada biraz kalalım mı? Şu anda siz bunu söylediğiniz sırada, kendinizde neler deneyimliyorsunuz, bir bakar mısınız?”. Kişi ilk önce şaşırır. “Ne demek ne deneyimliyorum?” diye sorar çoğunlukla. Kendi bedeninden ve duygularından öylesine uzak ki, yıllarca onları öylesine yok saymış ki, iç dünyasında neler döndüğünün farkında değil. Detaylı örnekler veririm. Sonra kişi şaşırır ve farkındalığını bedenine çevirir. İşte tam bu an, değişimin başladığı andır. Kişinin kendisini keşfetmeye; bedeninin, duygularının ve düşüncelerinin uyumlanmaya; sıkışmış gerilimi atmaya ve sinir sistemini düzenlemeye başladığı andır.

Ne yazık ki bu anları yaşadığımız zamanlar yok denecek kadar az. Dolayısı ile birçoğumuz kendisini tanımıyor. Bir şeylerin yanlış gittiğini biliyor ancak çaresiz hissediyor. Sağlıklı kararlar veremiyor. Kendini herhangi bir yere ait hissetmiyor. Yaşıyor ancak yaşadığını tam manasıyla hissedemiyor.

Kaygı, Anksiyete ve Psikolojik Temelli Fiziksel Rahatsızlıklar

Doğaya ve evrene olduğu gibi, insanın da sistemine hayran olmamak elde değil. Çünkü kendi kendisini iyileştirme kapasitesine sahip. Tabii doğasından uzaklaşmadığı müddetçe… Doğasından uzaklaşmaması derken, kendi bedenini, duygularını ve düşüncelerini fark edip, uyumlanmasından ve enerjisini kendi kendisine sağlıklı yollarla açığa çıkarmasından bahsediyorum. İnsan her şeyiyle bir bütün olursa zaten çoğu sistem kendi kendini tamir edebilir. Tabii çok ağır travmalar varsa, gerilim çok birikmişse ve sinir sistemi harap olmuşsa acilen bir terapiste gidilmesi gerekir.

Bedenindeki duyumsamalardan uzak insan bedeninin verdiği alarmın sesini da duyamaz. Böyle olunca, alarm sürekli hissedilen bir kaygı haline gelir ve/veya çeşitli semptomlara dönüşür. Sonra gelsin panik ataklar, korkular, fiziksel rahatsızlıklar…

Hissetmeden Sadece Düşünceleri ile Yaşayan İnsanlar

Bazen “hız” gereksiniminin sadece bir sebep değil, ayrıca bir sonuç olduğunu düşünüyorum. Hızlı olunca bedeni ve duyguyu daha rahat saf dışı bırakabiliyoruz. Böylece birikmiş gerilim ve acılar bize kötü hissettirmiyor ve kontrolü kaybedip dağılma riskine girmemiş oluyoruz.

Böylece çoğumuz hızlı ve yüzeysel hayatlar yaşıyoruz. Çoğu zaman birine hızlıca ne hissettiğimizi anlatırken bile anlattıklarımız seslerden ibaret oluyor. Zaten ne hissettiğimizden ziyade ne düşündüğümüz önemli değil mi?

Sadece düşüncelerin kontrolünde yaşamaya çalışmak gerçekten çok zor. Hele ki sağlıklı olmayan düşüncelerin… Çünkü beden ve duygu devreye sokulmadığı zaman sistem rahat durmuyor ve bu durum kişiye anksiyete olarak geri dönüyor. Kişinin sempatik sinir sistemi veya parasempatik sinir sistemi aşırı uçlarda olunca kişi mantıklı düşünme yetisini kaybediyor.

Örneğin, iş yerinde başa çıkması zor bir durumda kaldınız. O esnada bedeninizde (hızlı kalp çarpması, üst bacak kasılması gibi) belirli aktivasyonlar oluyor. Fakat siz yoğunluk içerisinde bu zor durumla bir an önce başa çıkabilmek adına bedeninizi ve hissiyatınızı görmeyip kendinizi mantıklı düşünmeye zorluyorsunuz. Böyle olunca sempatik sinir sisteminiz eşiği aşıyor ve haliyle düşünceleriniz gerçeklerden uzaklaşıyor, temeli korku ve çaresizlik olan kaygı haliniz artıyor. Sonra kendinizi istemediğiniz herhangi bir davranış sergilerken buluyorsunuz. Sergilediğiniz davranışa ait hissetmiyorsunuz.

Şimdi başka bir senaryo yazalım. İş yerinde başa çıkması zor bir durumla karşı karşıya kaldınız. Bir an durdunuz. Yavaşladınız. Kalp atışınızın hızlandığını ve üst bacağınızın kasıldığını fark ettiniz. Çaresiz hissediyor ve korkuyorsunuz. Nefesiniz hızlanmış ve gerginsiniz. Herhangi bir karar verip düşüncelere dalmadan önce, kendinizi sakinleştirmek adına ayak tabanlarınız ile yere daha sağlam basıyorsunuz. Sizi güvende hissettiren iş arkadaşınıza bakıyor ve onun gülümsemesi ile karşılaşıyorsunuz. Sonra camdan görünen o uzun ağacı izliyorsunuz. Yaprakları nasıl da yeşil, ne kadar güzel çiçek açmış. Biraz sakinleşiyorsunuz. Fark ediyorsunuz ki, hayat devam ediyor. Sonra önünüzdeki işe tekrar bakıyorsunuz. Sempatik sinir sisteminiz aktive olmuş, uyarılmışsınız ancak eşiği aşmamış ve siz mantıklı hareket edin diye size enerji sağlıyor, zihninizi açıyor. Kendinizi heyecanlı ama muktedir hissederek işiniz ile ilgileniyorsunuz.

Hızlı Hayatımız Çocuklarımızın Sinir Sistemine Zarar Veriyor

Hız ile ilgili değinmek istediğim başka bir husus hız gereksinimimizin çocuklarımızı da etkilemesi. Her bebek sinir sistemi tam gelişmemiş olarak doğar. Zaman içerisinde annenin sinir sistemi ile uyumlanarak gelişir. Çocuklar da yetişkinler gibi herhangi bir durum ile karşılaştıklarında belirli bir sıra ile tepki verirler. Önce ne olduğunu anlamaya çalışırlar. Mesela, arkadan bir köpek sesi geliyorsa kulak kabartıp hafifçe kafalarını çevirirler. İkinci olarak, ne olduğuna bağlı olarak bir tepki verirler. Bu daha karmaşık şekillerde savaşma, kaçma veya donma olabilir. Son olarak olayın getirmiş olduğu bedensel ve duygusal hisleri çıkartıp rahatlar ve yaşamlarına devam ederler.

Buna günlük hayattan bir örnek vermek gerekirse, işe yetişmeniz gerekiyor. Hızlıca çocuğunuza yemek yedirecek ve evden çıkacaksınız. 2 yaşındaki çocuğunuz yemek yerken şımarıyor ve çatalı masaya sürtüyor. Siz çocuğa ani ve hızlı bir şekilde “öyle yapma” deyip çatalı elinden alıyorsunuz. Çocuğunuz daha ne olduğunu anlayamadan, hazırlıksız bir şekilde bir anda sempatik sinir sisteminin yukarı seviyelerinden parasempatik sinir sisteminin aşağı seviyelerine düşüyor. Bu o kadar ani oluyor ki, çocuğunuzun sinir sistemi ilk aşamayı (ne olduğunu anlama) atlamak zorunda kalıyor. Yani, heyecanlı ve meraklı çocuk bir anda ağlayan ve çaresiz çocuğa dönüşüyor. Böyle bir durumda, hızlı olmadan, mümkün olduğu kadar yavaş ve anlaşılır bir şekilde, başka bir çatal alıp masaya sürtüyormuş gibi yapmak ve uf olur gibi şeyler söylemek çocuğu duruma hazırlar. Çocuğun anlamasına yardımcı olur. Sonra aynı davranışa devam ederse, tekrar ifade edersiniz. Birkaç defa olursa, çatalı elinden alacağınızı ifade edip alırsınız. Böylece çocuğunuzun sinir sistemine zarar vermemiş, hatta fayda sağlamış, ona esneklik kazandırmış olursunuz.

Bana kalırsa bu durum günümüz çocuklarının sabırlı olmamasının, bir anda ağlama krizlerine girmesinin en büyük sebebi. Hızlı olacağız diye çocuklarımızın sinir sistemleri ile oynuyoruz. Her şeyi tükettiğimiz gibi onları da tüketiyoruz.

Anlamayan ve Anlaşılmayan İnsanlar

Kendi acısını bilmeyen ve kendisine şefkat göstermeyen insan başkasının acısını nasıl anlayabilir, başkasına nasıl şefkat gösterebilir ki? Kendi doğasını bilen insan –ki bu yavaşlatmak, merak etmek, karşılaşacaklarından korkmamak ile olur- diğer insanlarla çok daha rahat uyumlanır. Travmatik deneyimler elbette olacaktır. Fakat hızlıca bastırıp acıdan kaçmak yerine, acıyı yaşar ve uğurlar. Bu deneyimlerin “şimdi”sini etkilemesine izin vermez. Oysa, çoğumuz geçmiş travmaların etkisiyle ne kendimizi ne başkasını anlayabiliyoruz. Zaten terapiye gelen insanların çoğu etrafındakiler tarafından anlaşılmadığı için geliyor.

Peki Yavaşlatmak Ne İşe Yarar?

  • Kişi kendi içerisinde oluşan deneyimleri fark eder. Birikmiş gerilimleri atar. Bedeni, duygusu ve düşüncesi uyumlanır. Ne istediğini bilir. Aidiyet hisseder.
  • Aynı anda her şeyi kontrol edemeyeceğini anlar. Kontrol edebileceği şeyleri sakince ve sırayla halleder.
  • Deneyimini yavaşlatınca, kendi iç dünyasında ve dışarda olanlara daha geniş perspektiften bakar. Açık fikirli olur.
  • Dikkatini o esnada nereye vermesi gerektiğini fark eder ve oraya verir. Bu durum sorun çözmesini kolaylaştırır.
  • Olanları daha net ve açık bir zihinle görmeye başlar. Büyük resmi yakalar. Hızlı ve fevri kararlar almaz.
  • Diğer insanları daha iyi anlar ve empati kurar.
  • Kendine güveni artar.
  • Her şeyin gelip geçici olduğunu hatırlar.
  • Kendi duygulanımını hissedip, sağlıklı bir şekilde kendini ifade eder.
  • Deneyime dışardan bir göz ile bakarak, kendisini sakinleştirir.

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s