Amerika’nın rüyası, demokrasinin kabusu: Donald Trump

Bu yazı 10 Ocak 2021 tarihinde Independent Türkçe’de yayınlanmıştır.

Amerika’da yaşanan son olaylar demokrasilerin dayanıklılığını, kapitalizm ve globalizmin sonuçlarını sorgulatmak yanında bizlere kitle psikolojisini yönetmenin ve kitleyi yönlendiren liderin ruh sağlığının ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Trump ve radikal takipçileri sınırları zorlasa da şimdilik Amerikan anayasasının dayandığı sağlam zemin demokrasinin etrafında esaslı bir koruma oluşturuyor. Yine de ben Amerika’da karışıklıkların uzun süre devam edeceğini düşünüyorum. 

Kongreyi basanlardan “boynuzlu ve kürklü adam” bunu globalizm ve kapitalizme bir son vermek için yaptıklarını söyledi. Kapitalizm ile beraber değersizleşen, daha doğrusu değerini maddesel şeyler üzerinden tanımlayan insan uzun süredir bir anlam sorunu ve kendi kendine yabancılaşma yaşıyor. Bu maddesel şeyleri üreten bizzat kendisi olmasına rağmen bunları elde edemediği için bunalımda. Beyaz yakalılar yaşamlarını kendilerini oyalayan hobilerle, tatillerle, dizilerle, sosyal medya vb. ile uyuştururken; sosyoekonomik olarak orta-alt ve göreceli eğitim seviyesi düşük olan kesim (taşra esnafı, işçi vb.) kendini uyuşturamayacak kadar zorda. Globalizm ile beraber önceden var olan zenginliklerini ve itibarlarını kaybettiler. Artık Amerika’ya gelen göçmenler ve hatta önceden köleleri olan siyahiler bile birçoğundan daha iyi bir noktada. Aslında eşit olmak da istemiyorlar. Geçmişte ayrıcalıklı kesimden olanlara, eşitlik baskılanmış gibi hissettiriyor. Nitekim kendini çaresiz hisseden kitle uzun süredir kendini kurtaracak bir kahraman arayışındaydı. Amerikan halkının halihazırdaki kaygılarını sistematik olarak manipüle eden Donald Trump 8 Kasım 2016 seçimleriyle 45. Amerikan Başkanı seçildi.  Söylemleri ile paranoid bir şekilde yeni düşmanlar, yeni tehlikeler yarattı ve kendisini bu ‘ötekiler’ ve ‘düşmanlar’ ile savaşıp Amerikan halkını koruyacak ve ülkeyi diğerlerinden temizleyecek bir ‘kahraman’ olarak gösterdi.  Kitle kendi liderini, lider de kendi kitlesini yarattı. Vamık Volkan liderin kişiliği ve takipçilerin bilinçli-bilinçdışı arzu ve ihtiyaçlarının, liderlerin kitleler üzerindeki etkisini belirlediğini söyler. 

Trump’un psikobiyografisini detaylı araştıran ve yazan bir psikolog var mı bilemiyorum ancak ilginç tesadüfler var. Mesela, Trump’un erkek kardeşinin ölüm tarihi aynı zamanda Ronald Reagan’ın başkan seçildiği tarih. Kardeşinin ölümünün yasını tutamayıp onun aktarımını Başka Reagan’a yapmış olabilir. Hatırlatayım Trump da Reagan’ın seçim kampanyasında kullandığı sloganları kullandı. Trump’da Reagan gibi oyuncu olmak istiyordu. İkisi de Amerikan rüyasının vücut bulmuş haliydi. Dedesi Frederick Trump ergenlik çağında Almanya’dan Amerika’ya göç edip zenginliği Amerika’da bulmuş. Yıllar sonra Almanya’ya döndüğünde Almanya dedeyi vatandaşlığa kabul etmemişti. Dedesine sınır koyan Almanya, Amerika’nın dışında herkese ve her şeye sınır koyan Trump idi! Amerika geçmişte dedesi için “iyi anne” idi, Trump da bu fanteziyi devam ettirdi. Trump’ın babası Fred Trump’ın, kesin olmamakla birlikle Klu Klux Klan üyesi olması sebebiyle hapis yattığına dair bilgiler var. Bu ırkçı klana dahil olması muhtemel olan Fred Trump’ın siyahilere daire satmadığı da biliniyor. 

Artık Donald Trump’ın narsisistik kişilik bozukluğu olduğunu bilmeyeniniz yoktur. Narsisistik insanlar birincil bakıcıları tarafından yeterince aynalanmamış, kendilik değerleri çok düşük, haset ve yıkıcılık dürtüleri çok fazla olan kişilerdir. Bu haset ve yıkıcılık dürtüleri ile bağlantılı savunmaları vardır. Sanki yıkıcı, hınçlı olan kendisi değil de ötekidir zanneder. Paranoid bir kaygı oluşturur. Bu paranoid kaygı onu abartılı düşünmeye, komplo teorileri üretmeye iter. Çünkü aslında derinden derine ve gerçekdışı olarak öteki ona zulmedecek diye korkuyordur (Klein, 1988). Bunu çok daha basit anlatmam gerekirse; bebekken iyi ve kötü ayrıdır. Zamanla insan zihni iyiyi ve kötüyü bir arada tutup gri alanlar oluşturur. Yani kötü hissettiğinde kötüyü yıkıcı olarak görmez, onunla baş edebilir. Kişi kendi yetersizliklerini kabullenirse bütünleşir ve gerçeğe yaklaşır. Ancak bazı kişilik bozukluklarında bu iyi-kötü hep ayrı tutulur. Kişinin sistemi kötü ile baş edemeyeceği için kötü dışarı atılır, öteki hep kötüdür, kişinin kendisi hep iyidir. Ya da kendisi kötü, ötekiler hep iyi de olabilir. Buna bölme denir. Narsisistik kişilerde bölme vardır, kişilik bütünleşmesi ise yoktur. Peki daha kendi kişilik bütünleşmesi olmayan biri kendi ülkesindeki insanları nasıl bütünleştirebilir, kapsayabilir? Komplo teorileri üreten, gerçekle kalamayan biri, bir ülkeyi nasıl yönetebilir?  

Trump’ın bölmesine ve bütünleştirememesine verilecek çok örnek olsa da ben şimdilik okuduğu bir şiirden bahsetmekle kalayım. 2016 yılında Trump başkanlık kampanyasında “Yılan” isimli bir şiir okudu. Eski bir masaldan esinlenmiş ve şarkı sözleri de olan bu şiirde gönlü geniş bir kadın yarı donmuş bir yılan ölmesin diye onu ipek kumaşa sarıp evine götürüyor. Evinde yılanı öpüyor ancak yılan onu ısırıyor. Kadın ölüyor ve ölürken yılana onu neden öldürdüğünü sorunca yılan öldürmenin doğası olduğunu söylüyor. İşte Trump burada yılanı Amerika’daki göçmenlere, siyahilere, Müslümanlara ve Yahudilere benzetiyor. Özellikle eğitim seviyesi düşük kitlelerin zihinlerine girmek için metaforlar, semboller, şiirler, şarkılar ve öyküler çok işe yarar. Trump’ın iç dünyasında kendi iyisini korumak için ihtiyacı olan şey güvenli bir balon oluşturup kötüyü (Müslümanlar, Meksikalılar, Siyahiler vs.) dışarıda tutmaktı. Meksika sınırına duvar örme arzusu da bundandı. Kendi istediği, dedesini zengin eden Amerika bu güvenli balondu. Amerika kötüden temizlenmeliydi. Eğer babası gerçekten Klu Klux Klan üyesi idiyse kendisinden pek farklı değildi. Hitler de iç dünyasındaki bölmeyi, iyiyi kötüden temizlemek adına çok radikal bir şekilde toplumuna yansıtmış ve milyonlarca insanın ölümüne yol açmıştı.

Trump’ın komplo teorilerine en yakın örnek seçimlere hile karıştırıldığına dair kanıtsız olan iddiası. Zaten Trump’ın komplo teorileri ile füzyona giren QAnon isimli oluşum sosyal medyayı da kullanarak Trump’un aslında devlet içindeki satanist ve pedofili çetelerle uğraştığını yaymıştı. QAnon’a göre Trump’ı devirmeye çalışıyorlar çünkü Trump doğru yolda ve Trump yalnız başına derin devletin hedefi olmuş durumda. Mağdur olan Trump aslında bir kahraman. Ne yazık ki, Twitter’ın Trump’ın hesabını askıya almasından sonra Trump’ın mağduriyeti çoğunun gözünde doğrulanmış oldu. Bakalım Trump’ın engellenmesi kitlesinde nasıl bir dışavuruma sebebiyet verecek.

Robert Firestone (2013) narsisistik liderlerin, takipçilerinin yetersizlik ve güvensizlik duyguları ile rezone olduğunu; özellikle kriz durumlarında kitlenin liderle fantezi bağı kurduğunu ve yıkıcı sembiyotik bir ilişki içerisine girdiğini söylüyor. Pandemi, ekonomik kriz ve Black Lives Matter hareketi Trump’ın destekçilerinin içinde bulundukları çaresizlikle beraber daha da radikalleşmesine sebep oldu. Düşük kendilik algısına sahip bireyler tümgüçlü biriyle kaynaşma, bir olma fantezisi kurarlar. Sanki böylece korktukları ölümden de korunacaklarmış gibi gelir. Gerçek hayatta Trump’un bir peygamber olmadığını bilseler de bir kurtarıcıya ihtiyaçları olduğu için onunla özdeşleştiler. Öte yandan Trump kendi güvensizlik duygularına karşı şişirilmiş bir kendilik imgesi yarattı. Bu şişirilmiş imgeye hem kitlesi hem kendisi tutundu. Yani lider ve takipçileri birmiş gibi hissetti ve birbirlerinin yetersizlik duyguları ve ölüm korkularını bastırdılar. 

Vamık Volkan (2020) narsisistik liderleri yıkıcı ve yapıcı diye ikiye ayırıyor. Yapıcı narsisist liderlerin kendi özgüvenlerini geliştirmek için dünyayı da iyiye doğru geliştirme arzularından bahsediyor. Yıkıcı narsisist liderlerin ise kitleyi yönetmek için sırasıyla; kitlenin seçilmiş travmalarını tetiklediğini, ortak bir mağduriyet bulduğunu, seçilmiş bir zaferle “biz”lik duygusunu verdiğini, ötekini değersizleştirerek insanlıktan çıkardığını ve son olarak intikam almak için yetkilendirme istediğini yazar. Trump bunların hepsini yaptı. Örneğin, kaybedilen iç savaş, Ortadoğu bataklığındaki askerler (seçilmiş travmalar); Amerikan Rüyası, Muhteşem Amerika söylemleri (“biz”lik); göçmenler, siyahiler, Müslümanları hedef göstermesi (ötekileştirme ve insanlıktan çıkarma); yasa değişikliği talebi, (yetkilendirme), kongre baskını (intikam). 

Kongre baskınında gördüğümüz Amerikan iç savaşında köleliğin devamını savunan ve savaşın kaybeden tarafı olan Konfederasyon’un bayrağı seçilmiş bir travmanın bu sembolü mesela. Geçmişte Trump bayrağın yasaklanmasına karşı çıkarak kitleyi desteklemişti. Benzer olarak, üzerinde sarı zemine kıvrılmış bir yılan olan Gadsden bayrağı seçilmiş bir zaferin sembolü: ABD devrimi ve İngiliz sömürge gücünün ülkeden temizlenmesi. Bütün bunlarla birlikte bazı insanlar kongre binasını basma ve yağmalama hakkını kendinde gördüler.

Kitle ve liderin psikolojik hallerinin birbirini beslediğinden bahsetmiştim. Amerika’daki bu olaylar ne sadece Trump’ın şahsına ne de sadece kitlesinin patolojik hallerine atfedilebilir. Sonuçta Trump’ı Trump yapan da bu sistem. Ancak acaba Trump gibi ağır patolojik halleri olan insanların bir devlette bu kadar yükselmelerinin önüne geçilemez mi ya da geçilmeli mi? En basitinden bir iş görüşmesinde bile işe alınacak elemanın psikolojik durumu, aile geçmişi, muhtemel riskleri göz önüne alınırken, milyonlarca insanın hayatını etkileyebilecek bir başkanın psikolojik durumu yeterince dikkate alınıyor mu acaba? Demokrasinin gereği olarak seçme gücüne ve dolasıyla mutlak iradeye sahip olan halk, kısıtlı ve manipüle edilmiş bilgilerle yanlış yönlendirilemez mi? Narsisistik bir lider başlangıçta karizmatik ve büyüleyici görünür. Ancak bu buzdağının görünen kısmıdır. Nitekim, Trump’un bir önceki seçim kampanyasında, ülkenin farklı bölgelerinde farklı ve hatta birbiriyle çelişen vaatlerinin, seçmen tercihlerini analiz eden belli algoritmalarla sosyal medya üzerinden seçmenleri etkilemek için kullanıldığını öğrenmiştik.

Ne yazık ki insanlar Rasyonel Tercih Teorisi’nin söylediği gibi zihinsel düzlemde konunun avantajlarını ve dezavantajlarını ölçerek mantıklı karar vermiyor. Karar mekanizmasını duygular başlatıyor. Duygular ise geçmiş ve şimdiki deneyimlerin bedende oluşturduğu duyumsamaların anlamlı örüntüleri. Yani bir insan karar verirken, bilinçdışı süreçleri, geçmiş deneyimleri, travmaları, hassasiyetleri, önyargıları, kültürü, korkuları gibi birçok kişisel değişken araya giriyor. Yine de sağlıklı bir ruhsal yapıda olan ve güvende hisseden insan beynin komplike üst yapılarına ulaşabiliyor. Ve çok daha olgun davranışlar sergileyebiliyor. Liderlik yapacak kişilerin ruh sağlığına ve güvenliğine önem verecek bir yapı oluşturulsa bile, liderin başına gelebilecek olası yeni travmatik deneyimlerle bile kararların kişiselleşmesi söz konusu olabilir. Bu kişiselleşme dediğim şey ise bilinçli veya bilinçdışı olabilir. Zaten birçok lider yaptığı manipülasyonları farkında olmadan yapar. Düşman ilan ettiklerinin gerçekten de düşman olduklarına inanır. Bu arada ruh sağlığı ve güvenlik kriterlerini kimlerin belirleyeceği, hakikatin ne olduğu gibi hususlar apayrı bir tartışma konusu. 

Uzun yıllardır filozoflar, tarihçiler, büyük düşünürler insanın ilkel doğası ile toplumsal düzenin nasıl uyumlanabileceğine dair kafa yoruyor. Şu anki devlet anlayışının temelini de bunlar oluşturuyor zaten. Amerika’da yetkinin yürütme, yasama ve yargı arasında paylaştırılmasıyla birlikte dengeli bir ulusal hükümet sistemi var. Başa kim gelirse gelsin sistemin dayandığı anayasal zemin sağlam ve tutarlı olduğu için şahısların gücü bunun altında kalıyor. Trump’ın Başkan Yardımcısı Mike Pence’in, güvendiği valilerin ve parti arkadaşlarının Trump yerine anayasaya bağlı kalması; yeni seçilen Joe Biden’ın kongre binası basıldıktan sonra yaptığı konuşmada halkın sadakatinin kendi şahsına değil anayasaya olması gerektiğini vurgulaması bunu gösteriyor. Yine de Trump gibi biri gelip binlerce insanı propaganda yoluyla örgütleyebiliyor. Halkı kutuplaştırıp insan ölümlerine sebebiyet verebiliyor. Sadece tek bir kişi, milyonlarca insanı kişisel fantezisiyle örgütleyebiliyor. 

Firestone R. W., Firestone L., & Catlett J. (2013). The Self Under the Siege: A Therapeutic Model for Differentiation. New York & London: Routledge.

Klein, M. (1988). Envy And Gratitude: and Other Works 1946-1963. London :Virago.

Volkan, V. D. (2020). Large-Group Psychology: Racism, Who Are We Now? Societal Divisions       and Narcissistic Leaders. Oxfordshire: Phoenix Publishing House.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s