İşgal ve Duyarsızlık Üzerine

Kadıköy’deyim. Boğa heykelinin oradaki ışıklarda bekliyorum. Yayalara kırmızı ışık yanıyor fakat kimsenin umurunda değil. Zaten kimsenin de karşıya geçmek için yeşil ışığın yanmasını beklemeye niyeti yok. Tabiri caizse yolu işgal etmişler ve arabalara geçit vermiyorlar. Zaten bir süredir insanların tahammülsüzlüğü üzerine kafa yorduğum için etrafı daha bir dikkatli inceliyorum. Sadece iki kişi kaldırımda sakince bekliyor ve tahmin edersiniz ki onlar da yabancı. Acaba diyorum; bu kişilerin hepsinin aynı anda acelesi olabilir mi? Ya da trafik kurallarına mı güvenmiyorlar? Yoksa baskın basanındır misali sürücülerin canı cehenneme mi diyorlar? Ama asıl acı olan ne biliyor musunuz, yolu bir defa sürücüler ele geçirdiği zaman onlar da aynı tavrı sergiliyor. Ve bu “işgale işgalle karşılık verme” bütün gün boyunca devam edip gidiyor.

Aslında daha ana rahmine düşmemizden itibaren işgal edilen insanlarız. Ne acı ki ilk önce kendi annelerimiz tarafından… Onlardan ayrışmamıza, kendi yolumuzu çizip kendi doğamıza uygun olanı bulmamıza “iyi niyetlerle” karşı çıkıldığı için artık doğru ile yanlışı karıştırır olmuşuz. Daha doğrusu kendi doğrularımız ve yanlışlarımızı tahlil edemez olmuşuz. Bizi işgal eden en sevdiklerimiz olunca işgal edilmeyi normal sanmışız. Sınır koymaya çalışıp kendimizi koruduğumuzda sevdiklerimizin üzüldüğünü veya kızdığını görüp suçlu hissetmişiz, kötü evlat olmuşuz.

Malumunuz; bizde herkes her şey ile ilgili fikir sahibidir ve yorum yapabilir. Zaten bu yüzden gençler bayramda akraba ziyaretinden hoşlanmaz. Hatta bazı gençler çok ısrar edilince öfkelenir, isyan eder. Tabi sonra bu gençler asosyal olmakla suçlanır.

Bu coğrafyada yaşıyorsanız, sosyo-kültürel yapınız, ekonomik durumunuz, eğitim seviyeniz ne olursa olsun ister kabul edelim ister etmeyelim, hepimiz ve de her birimiz işgal ediliyor ve işgal ediyoruz.  Bu deneyimleri o kadar sık ve yoğun yaşıyoruz ki yüksek gerilim hattı gibiyiz. Tellerimiz yüksek ve birbirinden ayrı durduğu sürece çok sakiniz, ama teller birbirine bir değerse her şeyi yakıp kül ediveriyoruz.

Annemizin karnında başlayan işgal maceramız, bizimle birlikte büyüyor, dallanıp budaklanıyor ve en nihayetinde alt-üst, veren-alan, usta-çırak ilişkisinin olduğu her ortamda normal olarak kabul edilir bir hale geliyor. Misal, beyaz yakalı çalışanların birçoğu teknik olarak “mobbing”e, esasen “işgal”e uğramasına rağmen kendi haklarını savunmakta zorlanıyorlar, hatta çoğu zaman bunu umursamıyorlar. Hatta çalışanlar bırakın haklarının ihlal edildiğini doğrudan ifade etmeyi, işlerini kaybetmemek ve yeterli bir çalışan olmak adına yöneticilerinin onayını almak için kusuru kendilerinde arayıp daha yüksek performans göstermek adına bu işgale çanak tutuyorlar. Ne yazık ki bunun hem ruhsal hem de fiziksel sağlıkları için tehlike oluşturduğunun farkında değiller.

Bir yerde kurallar kişiden kişiye ve/veya durumdan duruma göre değişirse kişilerde hem otoriteye hem de birbirlerine karşı güven duyguları azalır. Hukuk ve adalet sistemine güven azalırsa kişilerin kendi haklarını kendi yöntemleriyle aramaktan başka şansları kalmaz. Mesela -şüphesiz ki- hepimiz bir devlet dairesine gittiğimizde herkesin işi sırayla çözülsün isteriz, bunun içinde sıramızı beklemeye razı oluruz. Ancak, her an sırayı ihlal edecek biri çıkma ihtimali olduğundan ve buna ek olarak, sıra ihlal edildiğinde hakkımızı savunacak bir diğerinin olmayabileceğinden, sürekli tetikte olmak zorunda kalıyoruz. İşte bu çoğu zaman bilinç dışı gelişen kaygıyı sadece devlet dairelerinde değil, hayatın her alanında yaşıyoruz. Otobüste, alışveriş merkezinde, sokakta, tuvalette…

Sürekli tetikte olma ihtiyacı hissetmek gerçekten çok zor. Kişinin sinir sistemini altüst eden bir şey. Üstelik bu durum, yani kendi sınırlarımızı ve haklarımızı korumaya çalışma hali bizi diğerlerine empati duymaktan da alıkoyuyor. Mesela, birisinin gerçekten de acil bir ihtiyacından dolayı sıranın önüne geçmeye çalıştığını veya trafikte aracını kazaen önümüze kırmış olabileceğini tahayyül bile edemiyoruz. Sadece otomatik bir öfke ile cevap veriyoruz.

Arno Gruen, insanın kendi iç yaşamını hiçe sayarak kurumsal değerler ve biçimlerle uzlaşmasının gündelik şiddetin kaynağı olduğunu yazar. Aslında öfke hissetmek çok doğal bir tepkidir ve düzgünce ifade edildiği noktada hem kişiyi hem toplumu geliştirir. Fakat bizde öfkenin düzgün ifadesi de pek mümkün olmuyor. Zaten ülke uzun zamandır -halimiz olağanüstü olduğu- için kişiler kendilerini toplu veya bireysel olarak ifade etmekte zorlanıyorlar. Öfke sağlıklı bir şekilde ifade edilemeyince ortaya önce korku, sonra çaresizlik hissi çıkıyor. Madem kendi sınırlarımı ve haklarımı koruyamıyorum, o zaman bununla baş etmek için bunun normal bir durum olduğunu farz ediyorum. Kendi acılarımı inkâr ediyorum ve onlarla bağlantımı koparıyorum. Hatta bazen korkum ve dehşetim doruğa ulaştığında, dağılmamak için dehşetim tersine dönüp korunmuşluk hissine ve itaat eylemine dönüşüyor. Zihnim köreliyor ve ben bana zarar verene boyun eğiyorum.

Kendi acısından ve duygusundan kopan, uzaklaşan insan pek tabidir ki başkasının acısını da göremez, empati kuramaz. İşte bu yüzden yanı başımızda haksızlığa, zulme uğrayanları da göremiyoruz. Bana dokunmayan yılan misali onlara ve olanlara karşı duyarsız kalıyoruz.

Keşke sadece acılardan uzaklaşıp, güzel duyguları derinden hissetme imkânı olabilseydi. Ancak ne yazık ki ihtimali bile muhtemel değil. Kendi ruhsal acılarımızla bağımız koptukça, genel olarak kendimizden de uzaklaşıyoruz ve robotik tepkilerle yaşamaya başlıyoruz. Hal böyle olunca fiziksel dünya ile olan aidiyet bağımızı kaybediyoruz. Bekar kalmamak için evleniyoruz, işsiz demesinler diye çalışıyoruz yani ne yaparsak yapalım yapmış olmak için yapıyoruz. Tam da bu yüzden ne yaptıklarından ne de sonuçlarından kimse memnun değil ve sorumluluk hissetmiyor. Kendi iç dünyamızdan uzaklaşıp, empati yeteneğimizi kaybedince işlerimizi de sorumluluk duygusundan ziyade görev yerine getirme düşüncesi ile yapıyoruz. İşte bu yüzden bizde kimse işini hakkıyla yapmıyor zaten.

Sonuç olarak kendi iç dünyamızdan uzaklaşıp acılarımızı reddettikçe birbirimize zarar veren insanlara dönüşüyoruz, saldırgan ile özdeşleşip saldırganın kendisi oluyoruz. Sizce de buna bir dur demenin zamanı gelmedi mi?!

 

 

 

1 reply »

  1. Evet uzun ama çok yerinde tesbitler. Ben birazda egitim seviyesine vurgu olması gerektiğini düşüyorum. Anne karnında başlayan işgal , doğruları öğrenmemiz gereken yerde, okullarda devam ediyor;
    Okullarda aldığımız eğitimlerle bunları katlayıp devam ediyoruz. Aldığımız notlarla, yedigimiz dayaklarla, hakaretlerle. Ve daha sonra askerdeki bastırılmış adalet hukuk mantık anlayışı ile pekişiyor. Bizim bu dünyaya gelişsebebimiz bu olmasa gerek, ve bu zulüm haksızlık kişilerden kopup toplumlara şehirlere ülkelere kıtalara yayıldı. Herkes yürek burukluğu yaşıyor, kınıyor, üzüldüğünü söylüyor ama tepki vermiyor ve izliyorlar.
    Uykularımız kaçmıyor sa bu zulüm karşısında eğitilmemiz gerek…

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s